May
01

ÇANKIRI İÇİN…

Halil GÖKKAYA halilgokkaya@gmail.com

 

EĞİL DAĞLAR EĞİL

 

Kadîm dostum İsa KOCAKAPLAN’dan aldığım bir e-postayla düştüm peşine bu türkünün…

 

Yahya Kemal’in bir yazısına daha sonra bir kitabına isim olmuş bir isimdi, Eğil Dağlar…

 

Bu türkü takribî, 1897 Yunan Harbi yıllarında yakılmıştı.

 

Halk arasında asker türküsü, Yunan türküsü, talim türküsü diye meşhur olmuştu.

 

Defalarca dinledim, içten içe inledim… Bu türküde beni çeken bir başka şey olmalıydı.

 

Üstadın «Eğil Dağlar» kitabından «Eğil Dağlar» isimli yazısını açtım:

 

Henüz millî mücadele sürerken yazılmış bu makalede, Yahya Kemal, bu türküyü bir uyanış olarak takdim ediyordu:

 

“Felâketin bin acısına mukabil bir hayrı da olmaz olur mu?

Yunanlılar bin seneden beri Hudâvendigâr toprağına kök salmış olan Türklüğün köklerini koparmaya savaşırken o topraklar altında yatan ilk Türk beylerini, ilk İslâm şehidlerini, ilk Osmanlı padişahlarını uyandırdılar. İki sene evvel İzmir rıhtımında açtıkları fâcia devresinde bu millet umdukları gibi kanlar içinde boğulmadı, bilâkis kanlar içinde dirildi, gözlerini açtı, yeni, yepyeni bir hayat idrak etti. Ertuğrul’un türbesini yıktıklarını duyanlar Küçük Asya’nın bütün dağlarından yavaş yavaş iniyor, Söğüt’e doğru yürüyor. Bu saat Hudâvendigâr toprağına doğru, bütün Anadolu’da öyle önüne geçilmez bir yürüyüş var; Teselya ovalarını inleten meşhur türkü bütün Anadolu vadilerinden geliyor:

Eğil dağlar eğil üstünden aşam

Yeni tâlim çıkmış varam alışam!

 

Yeniçeri ve sipahiden kalma canlı türkülerimizden beri bu kadar samimî bir güfte, bu kadar savletli bir beste vatanın havasında dolaşmamıştır diyebiliriz.”

Üç sayfalık yazısını bir çırpıda okudum.

 

Türkü de yazı da enfesti…

 

Türküler ekseriyetle anonim, halka ait eserler olsalar da onların yöreleri, derlendikleri kaynakları olur. «Eğil Dağlar» hakkındaki bu soruyu Yahya Kemal cevapsız bırakıyordu:

 

“Ah bu türkü! Yirmi dört sene evvel hangi şehirden, hangi köyden, hangi kulübeden birdenbire aksetti? Türküleri daima şen olan İzmir’den mi? Daima kahramanca olan Aydın’dan mı? Yoksa daima bağrı yanık olan Edirne’den mi? Nereden?

Güftesinin üslûbu gibi, bestesinin zevkinin de nereden çıktığı belli değil; her türkünün iklimi şivesinden az-çok belli olur, bunun menşei Rumeli midir? Anadolu mu anlaşılamıyor, o kadar millî!’’1

Bu türkü gerçekten neredendi? Araştırdım birkaç metne ve yoruma rast geldim.

 

Yüz yılı aşan bu türkü için birçok kaynakta Çankırı yöresi gösteriliyordu! Ilgazlı bir fert olarak göğsüm kabardı, gözlerim doldu. Anadolu’muzun güzîde türkülerinden bir türkü daha geldi bağdaş kurdu beynimde.

 

Yemen Türküsü, Çanakkale Türküsü gibi beni, Ilgaz’dan Balkanlara aldı götürdü. Asırları aşıp gelen redif sesleri çınladı kulaklarımda.

 

«Yemen Türküsü»yle defile düzenleyen, «Hey on beşli on beşli» türküsüyle halay çekenler geldi aklıma. Dedelerimin uzak, mahzun bakışları nem oldu yanaklarımda…

 

EĞİL DAĞLAR EĞİL TÜRKÜSÜ

 

Eğil dağlar eğil, üstünden aşam,

Yeni tâlim çıkmış, varam alışam…

Ölmeden bir dahî yâre kavuşam,

Aldılar yârim elimden cihan uyansın,

Buna taştan yürek ister nasıl dayansın.

Kalenin kapısı demir değil mi?

Demiri eriten kömür değil mi?

Harbe gitmek Hak’tan emir değil mi?

Aldılar yârim elimden cihan uyansın,

Buna taştan yürek ister nasıl dayansın.

Tüfengim kayada asılı kaldı,

Esvabım sandıkta basılı kaldı,

Nişanlım gurbette küsülü kaldı…

Aldılar yârim elimden cihan uyansın,

Buna taştan yürek ister nasıl dayansın.

Gümüş cezvelerim kaynar ocakta,

Yemen çöllerinde kaldım sıcakta,

Altı aylık yavrum kaldı kucakta…

Aldılar yâri elimden cihan uyansın,

Buna taştan yürek ister nasıl dayansın.

XXXXXXXXX Bu Türküyü Çankırı’lı sanatçımız Emine Koç’tan dinlemelisiniz…Lakin Youtube de yok…

Nis
01

EFENDİLER EFENDİSİNE…

İZİNDEYİZ  EFENDİM(S.A.V.)     Halil Gökkaya

 

Yardım edin bana ağalar beyler,

O’nu tanımayan insan ne eyler?

Efendiler Efendisi ne söyler,

Kur’an-ı,Hadis’i dinlemeliyim,

Kalbimle duyarak inlemeliyim…

 

Gerçek pehlivanlar nefsini yener,

Yıldızlar hep O’nun aşkıyla döner,

Sünnetin ışığı tek sönmez fener,

Ondört asır geçmiş hâlâ dün gibi,

Sonsuza kadar da hep bugün gibi…

 

Hak rızası için çarpışan erler,

Abdest azları,parlayan yerler,

Helal kazanç için dökülen terler,

Boş durmaz kovanın arısı demek,

Temizlik imanın yarısı demek…

 

Kardeşliği âlemlere duyurmuş,

Herzaman adalet üstünde durmuş,

Ehli Kur’an  ehlullahtır buyurmuş,

Çok oruç tutarken, az yenek yedi,

Beş vakit misvakın sırrı ne idi?

 

Celil,O’nu bulan yolda kalmazmış,

Şu dünyanın telaşına dalmazmış,

Haram olan şeyde şifa olmazmış,

Selam olsun kutlu izden gidene,

Sünneti yaymağa hizmet edene…

 

XXXXX

Mar
15

ÇANAKKALE ZAFERİMİZ İÇİN…

ÇANAKKALE DESTANI

-Büyükbabam Halil Çavuş ve bütün ceddimize-

 

Hâlâ kan sızıyor Seddülbahir’den,

Bu nasıl bir vahşet, nasıl donanma?

Gelmiş geçmiş en ibretli savunma!

Dört mevsim şehidler fışkırır yerden…

 

Aldırmadı şarapnele, mayına,

Büyük-küçük Anadolu tek yürek,

Atıldılar Allah Allah diyerek,

Dede-torun, baba-oğul yan yana!

 

Gün doğmadan yola çıkmış Ahmed’im,

Bir asırlık uykusundan uyanmış,

Erzurum’da donmuş, Yemen’de yanmış,

Canını dişine takmış Mehmed’im…

 

Halil Çavuş, Yahya Çavuş, Er Ali,

Nerde ayağınız, nerde kolunuz?

Şeref uykunuzda rahat olunuz,

Seyit Onbaşıyla, Bombacı Veli…

 

Anafarta, Arıburnu gaye tek,

Hürriyet uğrunda kanımız sebil!

Tosun Çavuş koklar oyalı mendil,

Kimi hayat ister, kimi yok etmek!

 

Hep Kur’ân’mış siperlerden duyulan,

Dinledikçe vecde gelmiş her nefer.

Başka bir tabyada başka bir sefer,

İlâhîdir dalga dalga yayılan.

 

Kınalı kuzular şimdi nerdedir?

Kim bilir üstünden kaç nesil geçti?

Şehitler bayrağın rengini seçti;

Güneşin doğduğu ilk seherdedir.

 

Bu al bayrak kimin, bu vatan kimin?

Dört kişiden biri Kastamonu’dan,

İki yüz elli bin gencecik fidan,

Bayburtlu İsmail, Ilgazlı Emin…

 

Sis çökünce meleklerle beraber,

Anzak taburunu alıp götürmüş,

Koca gemileri yutup bitirmiş,

Cevapsız sorular, acı haberler…

Köyünden uzakta çiçekler solsun,

Ruhun dostlarına yakın aslanım.

Bize şefaatle bakın aslanım,

Varsın mezar taşın silinmiş olsun…

 

Ey meçhul kumandan, ey meçhul yiğit,

Hilâl başınıza taç olur süsler,

Denizler denizi, dağ dağı besler,

Doğuyu batıya bağlayan kilit…

 

Ana ağlar, bacı ağlar, yâr ağlar,

Dere-tepe zümrüt kanlar akarken,

Kor çelikler ciğerleri yakarken,

Baba yiğitleri kundaklamış kar…

 

Sırımlı çarıkla muzaffer mâzî,

Yiğitlerin harman olduğu yerde!

Nusret nerde,  koca zırhlılar nerde?

Askerimiz şehid, ordumuz gazi…

 

Bıyıkları yeni terlemiş gençler,

Revirlerde bile yemişler pusu.

İngiliz, Fransız, Anzak ordusu,

Nemrûdu gölgede bırakan linçler!..

 

İmkânsızlık îman ile bilendi,

Azim oldu gözlerinin karası,

O yoklukta üç-beş lâstik parası,

Şehitlerin kanlarıyla ödendi!..

 

Tarifi zor, söyleyemem tek satır,

Kalemimse o cezbeye kapılmış,

Sanki mahşer tatbikatı yapılmış,

Hâtıralar destan destan anlatır.

 

Hâlâ o günlerin nabzı atıyor,

Tıbbiye beş sene mezun vermemiş.

Gençliğinin baharını görmemiş,

Çanakkale nesli canlı yatıyor!

 

Çanakkale, ne kemiktir, ne ettir,

Abdülhamid handan kalma silahla,

O günlerden gelen binlerce ruhla,

Canlı tutan kuvvet İslamiyet’tir…

 

Fâtihalar, dualarla yarışır,

Çanakkale’mizi ey Celil, dinle!

Her siper başında biraz da inle,

Boru sesi ney sesine karışır!

 

Şub
12

HU HU KOMŞUUU!

HÛ HÛ KOMŞUUU!   Halil Gökkaya

Büyük binalarda kaybolup gittik,
Cumbalar cumbaya bakmıyor artık,
Gerçek zenginliği nasıl tükettik,
Kimseler kimseyi takmıyor artık…

Millet çekmiş dört yanına duvarı,
Kurutmuşuz kaç asırlık çınarı!
Kalplerde tıkanmış insaf damarı,
Muhabbet çeşmesi akmıyor artık…

Komşuluk Rasûl’de gelince dile,
Miras kelimesi kalır nafile!
Elinde bir çekiç bulunsa bile,
Şimdi kimse çivi çakmıyor artık…

Yavaş yavaş yıkılmasın bu direk,
Kardeşçe el ele vermemiz gerek!
Hû Hû komşu orda mısın diyerek,
Pencereye kimse çıkmıyor artık…

Celil sen de dönmelisin özüne,
Kim itibar eder senin sözüne?
Kül savrulmuş, masal olmuş kuzine,
Kimseler bir çıra yakmıyor artık…

Eki
24

MEMLEKETİMİZE…

 

 

ÇANKIRI’M

Yiğitlerin, velilerin diyarı,

Cennet vatanımın özü Çankırı’m.

Serin yaylaları, yalçın dağları,

Ürkek ceylanların gözü Çankırı’m.

Kilimin, heybenin nakışı başka,

Buz gibi suların akışı başka,

Utangaç kızların bakışı başka,

Gülerek karşılar bizi Çankırı’m.

Mertlik kitabına yazmış önsözü,

Şehit anaların nur olmuş yüzü,

Dedemiz gaziydi, babamız gazi,

Şanlı ordumuzun izi Çankırı’m…

Hoyrat yaylalarda keklikler öter,

Ne bazlama biter, ne ayran biter,

Dört mevsim toprağa karıştırır ter,

Başak iklimine yazı Çankırı’m…

Ilgaz Dağı, gök kubbede köşkümüz,

Selçuklu, Osmanlı tarih meşkimiz,

Gökte bayrak, yerde destan aşkımız,

Gönlümün işvesi, nazı Çankırı’m…

Halil’im nerde var, böyle bir alem,

Böyle bir övgüye yeter mi kalem?

Lezzetine doyum olur mu bilmem?

Keşkeğine doyum olur mu bilmem?

Butoprağın tadı tuzu Çankırı’m…Halil Gökkaya

Eyl
12

EDEBİYAT PARÇALAMA…

1-EDEBİYAT PARÇALAMAK- Halil Gökkaya

Ben, beş Mayıs altmışdokuzda İstanbul Haseki’de doğmuşum. İlkokulun bir-iki senesini Kumkapı KâtipKasım ilköğretim okulunda okuduktan sonra,memleketimiz Ilgaz-Kale köyüne taşındık. Orta ve liseyi Ilgaz’da tamamladım. İ.Ü.Orman fakültesini doksanikide bitirdim. Yirmi beş senedir Türk kültürü, sanatı ve edebiyatı ile yakinenilgileniyorum. İstanbul’da bir özel sektörde çalışıyorum.

Rahmetli babam on dokuzdoğumlu son Osmanlılardandı. Gaz lambalı gecelerde(977-983), Türk-İslam tarihiyle ilgili, hikâyeler, mâniler, bilmeceler, atasözleri, masallaranlatırdı. Kale köyünde küçük bir gençlik kütüphanesi mevcuttu. İş-güç ve okuldan arta kalan zamanlarda kitaplar okur, hikâyeler dinlerdik. İlmihâl kitapları,dini-tarihi hikâyeler, efsaneler… Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu, PeyamiSafa, Mustafa Necati Sepetçioğlu… Birde Yavrutürk, Tarkan, Karamurat, Teksas,Tommiks salgını… Radyoda Halkmüziği, halk hikâyeleri… Türkü üstüne türkü, şiirüstüne şiir, marş üstüne marş… Sonrasında televizyon saltanatı…

Babam masal anlatırdı,

Gaz lambalı gecelerde…

Bin birtürlü mânâ vardı,

O sihirli hecelerde…H.G.

Edebiyat, edep kökündengelmekte ve edepli bir hayat biçimine ayna tutmaktadır. Edebiyat bir anlatımbiçimidir. Düşünce ve duyguları güzel ve etkili bir biçimde anlatma sanatıolarak da tanımlanabilir. Herhangi bir metnin edebiyat eseri sayılabilmesi içinsanatsal değerler taşıması gerekir. Arkadaşlarımızla aramızda şiirler okurduk.Bir-iki-üç derken; -Yeter, ‘edebiyat parçalama’ der, keserlerdi. Alaya alırlar,dalga geçerlerdi. Orta-lise boyunca yaklaşık günde iki saatimiz yürüme ile geçtiğiiçin, şiirler, türküler, bilmeceler harman olurdu…

Edebi seven edebiyatısever. Edebiyatı sevmek, okumak ve dinlemekle başlar.Okuduğumuz eserler,kıymetli eserlerse, zamanın haklı çıkardığı eserlerse, bir dünyaya kapı aralar,iz bırakır. Güzel bir şiir, şarkı, türkü gelir beynimize taht kurar. İnşallahbu köşemizde edebiyatın derinliklerine,şiirlerin labirentlerine dalacağız.Gayret bizden, Tevfik Mevlâ’dan. Muhabbet ve hürmetlerimle…

 

Ağu
27

YİNE BAYRAM GELDİ…

YİNE BAYRAM GELDİ

Sıla-yı Rahim-i kutsal bilerek,

Uçarak giderdik Kale köyüne.

Dertleşirdik bir araya gelerek,

Bayram geldi anne, sen yoksun yine…

Çığlık çığlık kapılara koşardın,

Sevincinden dolup dolup taşardın,

Hani sen hep bizim için yaşardın,

Bayram geldi anne, sen yoksun yine…

Ne beni aldatmayan gül yüzün var,

Ne başımı yasladığım dizin var!

Evimizin dört yanında izin var,

Bayram geldi anne, sen yoksun yine…

Zaten yıllar önce kayboldu babam,

Bir de sen gelmezsen biter mi bu gam?

Kılık-kıyafetim, her şeyim tamam,

Bayram geldi anne, sen yoksun yine…

Şu dünyanın neresinde yok elem,

Celil’in avcunda titriyor kalem!

Anam yok, babam yok, yok dedem, nenem,

Bayram geldi anne, sen yosun yine…

Bayram geldi anne, gelmedin yine…   Halil Gökkaya

 

 

 

 

 

Ağu
27

BAYRAM GELİNCE

BAYRAM GECESİNDE

Gözlerimden üç damla yaş,

Sızar bayram gecesinde…

Yaralarım yavaş yavaş,

Azar bayram gecesinde…
Köyümüzden kaldık uzak,

Büyük dostlar olmuş toprak.

Çocukluğum sokak sokak,

Gezer bayram gecesinde…

Bir çırpıda geçmiş zaman,

Hatıralar olmuş talan,

Annem, babam çok uzaktan,

Süzer bayram gecesinde…
Gitsek şimdi kimler tanır?

Gençler bizi yaban sanır,

Celil böyle efkârlanır,

Yazar bayram gecesinde…
HALİL GÖKKAYA

 

 

 

 

Ağu
27

BAYRAMDAN BAYRAMA

_

BAYRAMDAN BAYRAMA

Şu dağların arkasını,

Görsek bayramdan bayrama!

Mutluluğun hırkasını,

Örsek bayramdan bayrama…
Çırak arar ustasını,

Şarkı arar bestesini,

Akrabalık destesini,

Dersek bayramdan bayrama…

Yılda bir kez olsa bile,

Bir vuslata değer çile!

Büyük-küçük hep el ele,

Versek bayramdan bayrama…

Çektik gurbet cefasını,

Bulamadık vefasını,

Muhabbetin sefasını,

Sürsek bayramdan bayrama…
Daldık dünya nazarına,

Çarşısına-pazarına,

Ceddimizin mezarına,

Varsak bayramdan bayrama…
Silinmez yılların izi,

Komşular kucaklar bizi,

Babamızı, annemizi,

Sarsak bayramdan bayrama…

Düşündük günün kârını,

Unuttuk dünü-yarını!

Eşin-dostun hatırını,

Sorsak bayramdan bayrama…

Sıla-Rahmet beşiğinde,

Peygamberin ışığında,

Razılığın eşiğinde,

Dursak bayramdan bayrama…

Celil bu mal, bu mülk fani,

Ataların nerde hani?

Kardeşliğin saatini,

Kursak bayramdan bayrama… Halil Gökkaya

BÜTÜN DOSTLARIN BAYRAMINI TEBRİK EDER SAYGILAR SUNARIM…SELAM VE MUHABBETLERİMLE…

 

 

Tem
11

ILGAZ ILGAZ…

Ilgaz Ilgaz

Gurbetlerde yağmur olur, sel olur,
Puslu gözlerimden taşarsın Ilgaz!
Uzak uzak anılarda tül olur,
Çocuksu gönlümde yaşarsın Ilgaz.
Bazen gem vurulmaz küheylan gibi,
Bazen bir seferde kahraman gibi,
Gece düşlerimde bir ceylan gibi,
Ufuktan ufuğa koşarsın Ilgaz!
Zirvenin, yeşilin bir farkısın sen,
Buz gibi suların bir çarkısın sen,
Halil’e ne hoyrat bir şarkısın sen,
Sanma ki dilimden düşersin Ilgaz!
Halil Gökkaya  Ilgaz denince dostlar,dostlar denince Harun’dan başladık…

Eski yazılar %laquo;